“Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor”*
Gece filizlenir insanın aklındaki düşünceler. Zihnimizin içinde bir çalkantı hâlinde dolaşırlar. Sabah olduğunda içimizde bir yumru bırakır ve çekilip giderler.
Bir fotokopi makinesinden alınmış çoklu çıktılar gibiydi gecelerim. Her biri birbirine benzerdi. Fark, o gün meseleleri ne kadar büyüttüğümde saklıydı. Bazıları gözle zor seçilen bir nokta kadar küçüktü; bazıları ise zihnimin sınırlarını aşacak kadar büyük.
Çocukluğumun geceleri de böyleydi. Tek fark; şimdi dikdörtgen bir masamın, izmaritleri taşmış bir kül tablasının ve o saatlerde müzik dinlediğim bir telefonun olmasıydı.
Dudaklarımdan şu şarkı döküldü:
“Derler ya bir kere düşmeye gör,
En sevdiklerin olur sağır ve kör…”
Şarkının sözleri, o geceyi daha da derin hissettirdi.
Birden gözlerim ahşap masaya takıldı. İnsan bir noktaya odaklandığında orada derinleşir; derinleştikçe her şeyi o noktadan görmeye başlar. Benim için de öyle oldu. Masanın damarlarında dolaştı gözlerim. Halkalar hâlinde ilerleyen çizgilerden kendimi alamadım. Bir ustanın eli değmişti bu masaya. Bir milim sapmadan, ince ince işlenmişti. Kusursuz görünüyordu.
Sonra düşündüm: Kusursuzluk, belki de marangozlara aittir. İnsanın olduğu yerde mutlaka bir eksiklik vardır. Mesele şu: O eksiklikler gecenin içinde büyüyen bir yumak mı olacak, yoksa biz onları kabul edip kendimizi mi tamamlayacağız?
Belki de insan, eksiklerini inkâr ederek değil, onları kabul ederek başlar kendine.
Çünkü biz, tamamladıklarımızla değil;
tamamlayamadıklarımızla varız.
İçimde bir yumruyla başımı kaldırdım.
Gökyüzünden sızan güneş, yeryüzüne değiyordu…
*Nazım Hikmet, Büyük İnsanlık











