“Gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” *
Fırfır gibi dönüyordu salıncak. Salıncağın dönüşüne itme kuvveti uygulayan amcamız, işini gülüşüyle harmanlıyordu. Salıncakta kollarını açarak o an kendi kurdukları dünyada devr-i âlem yapan çocuklara “Alkış yapmazsanız makine durur.” derken, salıncağın yeni ziyaretçilerine “Hoş geldiniz arkadaşlar.” demeyi de ihmal etmiyordu.
Telefonun ekranına düşen kalın puntoyla yazılmış “ihmal” sözcüğü gözüme çarptı o an. Kocaeli’nde bir parfüm fabrikasında ihmâlden kaynaklı çıkan patlamada, 3’ü çocuk olmak üzere 6 işçi hayatını kaybetti.
İhmal ve çocuk…
Kelimelerin yaşaması gereken mahcupluk değildi bu yaşanan. İnsanın iyiliğinin ve kötülüğünün kelimelere yüklediği anlamlardı. Hayatını kaybedenlerden üçü, onlara biçilen tulumun içinde sessizliğe mahkûm edilen çocuklardı.
Çocuk işçiliğin yönetmelikte “basit işlerde çalışabilirler” diye sınırlandığı bir siyasi haritada; parfüm fabrikası gibi kimyasalın her çeşidine maruz kalmak zorunda kalan üç çocuk… Okulun onlar için bir seçenek olmadığı, fabrika güzergâhında gözlerine çarpan bir tabeladan ibaret olduğu gerçeğini hatırda tutmak gerekir.
Biz yetişkinlerin, onların hayat yolculuğunda sigortası olması gerekirken; sigortasız çalıştırılmalarında bir seçenek hâline geldiğimizi de unutmamak gerekir. Bizler için “her gecenin bir sabahı vardır” sözü umut taşırken, onlar için bu döngü tersine dönmüştü: “her sabahın bir gecesi vardır” hâline gelmişti. Sabahın ilk ışıklarıyla başladıkları işleri, gece yarılarına kadar devam ettiriyorlardı.
Taş olsa çatlar, değil mi?
Çocuklar seslerini çıkarmalarına rağmen, yetişkinler körebe oyunu misali gözlerini kapatmışlardı. Gözleri bağlı olan yetişkinler, her dokunuşta donmayı tercih etmişti. Hâlbuki yapmaları gereken, bir elin onlara uzatılmasıydı.
O hâlde, elini uzatmayanların gözlerindeki bağı biz çözelim. Şu yakıcı gerçeği hatırlatalım:
Çocukluk gökyüzü gibi bir şeydi; o patlamadan sonra kayboldu…
*Edip Cansever, Manastırlı Hilmi Bey’e İkinci Mektup











